|
|
mum ışığında mı gelecekti bana, gök yüzünde senden başka kimse yokken üstelik, bir deli, gönlünü aramaya çıkmışken dünyadan, kutupların soğuk sanrılarını taşırkenki gibi gelecekti... ben sustuğumda konuşur muydu acep benimle, sevdiğimi söyler miydi, yaşamayı yaşatmayı da unutturduğu gibi... ağarmış sakalların çocuk dualarını taşır mıydı çantasında, gençliğinden vesikalık yaramazlıkları bulunur muydu cüzdanında, ölüm olarak mı gelirdi, gece, güneş olarak mı kaçardı benden, yerime üç hayat buldurmak ister miydi, anam, arkasını dönüp gider miydi... cep telefonu geçer miydi sevişmek için, tek renk yalnızlarda mı boyalanmıştı saçların, arabeskin kuru üzüm şarabı mıydın, hatırlatmanın kusursuzluğuyla; meleklerin indiği şehirden mi, unuttuğu köylerden mi uzaktın, iki göbek ötesi akrabalarıma... geceleri radyolarda okunan şiirler gibi mi gelecekti, bileti benim gibi cebinde miydi, seni götürmek için, kısa samsun'un is kokulu dumanında, çizebilir miydi yüzünü... sorsan söyleyebilir miydi sevdiğini, tüm yargıları bir kelimede biriktirip, infazlarını korkmadan mı yapacaktı, cümlede, kim kullanırdı onu senin yanında... susuz demlenen çayların, kahve gibi telvesi kalır mıydı dibinde, kırk yıl hatrı var mıydı acep, kim bilebilme yazgısına sahipti... sesini göremeyip, seni duyunca aşık olabilir miydi, ölüm çiselerken topuklarımda, ateşe atlayan kelebeklerin kaderlerini ağlayabilir miydi, satırlara... üst üste üç kez okunabilir miydi, mekanı cennet olur muydu, cehennemlerimden kaçırırken seni... ateş böcekleri bekçisiyken zindanların, aynı yere dua edebilir miydik, farklı yağmurlar altıda... evlenme çağındayken, öyle de gelir miydi bana çeyizi ile, şarabın sevabı kadar sevdim ölmeyi, her gece içmeyi... ay yıldız kara sancak yapar da mı yaşardım, yoksa hayalimde mi batmazdı titanic... susar da gelir mi senin yanında, ya çıkartamaz isem, bana da benzerse eğer, mezar taşımı yazmadan yetişir mi bana ne dersin... hangi dilde aşık olduğumu bilir misin, benden ayrı mı yazılırdın öpüşürken, elvedalardan bıkan memleketim, kılını kıpırdatır mıydı şarkılarında bile benim için, bir cellat keserken başımı, tarihe inat yaşatır mıydı beni, bağrının çarşambayı sel alan yerinde... yedi gününde haftanın, aranan tek tanrısı, yalvaracak kadar küçük mü düşerdik, yoksa --ondan-- özür dileyecek kadar büyük mü... dağların kısılan seslerinde solacak ilk çiçek, ölüm çocuğumla büyüttüğüm, sofrada yavan yavan yediğim sevda tokluğu, sen, kısma kalemini, sonuna kadar aç ki kaçsın ecel... ancak kadar kadar mı sevdin, yunus emre'm kadar yalan mıydın yoksam, acep benden af diler miydi on sekiz yaşım, yaptıklarına dair... haberlerde alt yazıydım, düşen değeri hatırlarım hala, bendeki olduğu kadar ölmekte yitirmiş miydi bir şeyler, kendinden ve senden... ışığıyla arar mıydı seni benim gibi, dibinde, hiç bulamayacağını bile... Azrail ile anlaşır mıydı, onu her an beklemenin mazideki korkaklığıyla mı yazardım seni de yoksa... hiç okunmamış bir alında söylenecek bana, hiç sevdalanmamış mecnun, terk edilmemiş ben, yaşayan çocukluğum, ve unutulmamış senle... sahi kaç mezun verdi ki öte taraf lise kitaplarında şimdiye... başka dün de mi gönderiyorsun tanrım, yine senin olan ama unuttuğumuz bir şekilde... sevdiklerimin beddualarına verili en güzel cevap mı bu gelen... EY TANRIM, bu kadar büyük gönlü boş kalsın diye mi verdin bana...
tutsak aldı yalnızlığın beni, ne yüreğinde unuttuğun rüyalar yansır artık gecelere, ne aynalar hastalanır gülümsemende, ölüm neydi, bilmiyorum, bu olsa gerek, artık ümit bile edemiyorum...
|
|
|

|
|
Kirli sarı duvara çivilenmiş gri asık suratlı posta kutusuna baktım, Soğuk metal kutudan gökkuşağı fışkırıyordu sanki. Loş bir boşluğun içinde, hem de yıllardan sonra minik posta kutumda sarı bir zarf... Üzerinde pul. Özlemişim! El yazısı görmeyi özlemişim meselâ... Adımın, adresimin sevdiğim bir dost tarafından yazılmasını özlemişim. Çocuk gibi sevindim. Bir süre açmaya kıyamadım zarfı, öylece bekledim. Gözlerimi el yazısından almadım, alamadım. Seyrettim. "s" biraz yamuktu, "b" desem sanki kelimeden ayrı gibi, bir başına. Belli ki aceleyle yazılmıştı. Ama her harf bir dokunuştu. Sarı zarfa dost eli değmişti, dost yüreği gezinmişti üzerinde. İstanbul'un göğü grilere teslimken, sabah kuşları taze, yeşilli yaprakların arasında kuru dal ararken, gün bulutlu, rüzgârlı ve gitgide sessizken gelivermişti. Apartmanın girişindeki asık suratlı gri posta kutusu bana göz kırptı sanki. Konuştu... Duydum! Ne zamandır hep ince uzun, dikdörtgen zarflar alıyordum. Bankalardan, taksitli kartların ekstreleri. Bir de telefon ve elektrik faturaları. Mektup almayalı ne çok olmuş. Ne çok özlemişim el yazısıyla yazılmış zarfları. Her biri aynı karakterde yazılmış, puntoları bile değişmeyen zarflar hayatımı ne zaman işgal ettiler? Ya, el yazılı zarflar nasıl minik ve çelimsiz adımlarla uzağıma nasıl düştüler? Ve ben buna nasıl izin verdim. Başka zaman olsa kendime kızardım. Bu kez öyle olmadı. Kendimi anlamaya çalıştım. Affettim. Zarfı yavaş, yavaş açtım. Sindire, sindire. Çizgisiz kağıda yazılmış, kat yerleri özenle ayarlanmış mektubu şaşkınlıkla okşadım. Sadece iki satırdı mektup: "Her gün mailleşmek yetmedi birden. Ekrandan ekrana yaptığımız yazışmalar yetmedi. Yıllar önceki gibi olsun istedim. Biliyor musun, sana mektup gönderirken ben aslında kendimi tazeledim." Yüreğim pır pır etti, gülümsedim!
|
|
Yine mi dönüyorum hüzünlü saatlere? Oysa geceye beş kala çağırışlarını duymuştum. Belki sensindir diye bir umut kapladı içimi. Nafile, sana uzanan bütün yollar kapalı...öğrendim, evet geç de olsa öğrendim bunu. Çok geç olsa da... Uzaklardan bir ses olmak istedi bir dostum, uzaklardan bir el... Üşüme diye. Olamadı, olamazdı, yokluğun her şeyden daha soğuktu. Yokluğun soğuk, yokluğun buz gibi... Hani; öyle üşürsün ki, artık hiç bir şey hissetmez uzuvların, uyuşur kalır da manâsız bir donukluğun çizgileri oluşur, ardından bir kabuk içindeki parçalanmayı döker, ezip de geçer tüm bedenini, acısı en derinden gelir de yakar her yerini... İşte ben de öyle üşüdüm gece yarısını beş geçe... Manâsız buluyorum sanki artık her şeyi. Sevgi deseler sadece bir iç çekebilirim, sonra gülüp geçerim gibi geliyor. Aşkı sorsalar, aynı dili mi konuşuyoruz diye anlamsızca bakabilirim gözlerine... Anlatın derim durmayın, bırakın tüm şiirleri, şarkıları, masalları... Dokunabilir miyim aşka, dokunabilir miyim ellerimle diye sorarım, geçer mi üşümesi yüreğimin, geçer mi üşümesi içimin... Aşk dediğiniz şey gelince ansızın, anlar mı beni aşkla gelen, beni ben oldugum için mi, kendi var ettigi için mi ister... Varolanlara, benden kalanlara hoş geldin mi der, yoksa bir iki zaman sonra herkes gibi o da mı çekip gider... Bakışlarım dondu sanki, yüreğim donunca. Nasıl da manasız bakıyorum etrafa. Görmesin istiyorum hiç kimse gözlerimi, görmesin hiç kimse hüzün tanelerimi... Susuyorum artık derin derin. Nasıl da konuşmak istiyorum oysa. Saatlerce susmadan konuşmak istiyorum. Tüm biriktirdiklerimi en başından başlayıp sonuna kadar anlatmak istiyorum. Anlatmak yetmez biliyorum, anlaşılmak da istiyorum... Bir el istiyorum başımda... Saçlarıma dokunsun istiyorum, tüm bedenimden söküp alsın yalnızlığımı tılsımıyla... Bir el istiyorum dokunsun saçlarıma yumuşacık ve alsın tüm donuklukları usulca. Bir göz istiyorum gözlerimde... Anlamsız bakan gözlerimin içini görsün, hâlâ arkalarda kalmış ışık huzmelerinin içine dalsın, çıkarsın tüm umutlarımı eski sandığın içinden, açsın da ışığı ile umut olsun yollarıma, yolum olsun yordamım olsun istiyorum... Bir omuz istiyorum... Başımı yaslayıp uzun uzun ağlayabileceğim. Yıllardır biriktirdiğim hüzün tanelerini tek tek dökebileceğim bir omuz istiyorum. Ona yaslanınca her şeyi unutmak istiyorum, sıcacık olmak... İçimi huzur kaplasın istiyorum, hiç konuşmadan saatlerce orada kalmak, hiç konuşmadan anlaşılabilmek istiyorum... Biliyorum, ne de çok sey istiyorum... Bunların sadece puslu bir hayal olduğunu da biliyorum. Seni bende var edişimi, aslında sadece bende olduğunu, aslında sadece bir hayal olduğunu çok iyi biliyorum. Ama yine de seni çok özlüyorum, yine de çok üşüyorum, ve yine de seni istiyorum... Ben, hüzünlerime geri dönüyorum...
|
Aklımın dinginliğini hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya,
Karşılaştığım herkesle sağlık, mutluluk ve başarıdan söz etmeye,
Tüm arkadaşlarımın kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya,
Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve iyimserliğimin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya, Yalnız en iyiyi düşünmeye, yalnız en iyi için çalışmaya ve en iyiyi beklemeye, Başkalarının başarısından kendiminki kadar coşku duymaya, Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için var gücümle çalışmaya, Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup, selamladığım her canlı varlığa gülümsemeye, Kendimi geliştirmeye, başkalarını eleştirmeye zaman bırakmayacak kadar çok zaman vermeye, Kaygılanmayacak kadar yüreğim geniş, kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce, bozguna uğramayacak kadar güçlü ve üzüntüye kapılmayacak kadar mutlu olmaya KENDİME SÖZ VERİYORUM
|
Anlamalıydım ben üzüldüğümde kılını kıpırdatmamandan, sadece işin düştüğünde aramandan. "N'aber, nasılsın" lâfının arkasına "Bir görüşelim mi?" ekleyememenden, anlamalıydım sevgisizliğini... Ben, seni görmek için sınırlarımı zorlarken, senin umursamamandan, alaycı konuşmalarından, ya da senden vazgeçerim diye korkup önüme bir parça yem atmandan anlamalıydım... Ben, hayatta hiç kimseye bu kadar sabırlı bu kadar mülayim davranmamıştım oysaki. Severdim özgürlüğümü, asi olmayı, bir bardak suda fırtınalar koparmayı, kimseye hesap vermemeyi... Bir bunları severdim bir de seni sevdim... Sevgilin değil sevdiğin olmayı istedim.... İlk defa biri benden hesap sorsun istedim, bir açıklama beklesin. Bu biraz açık değil mi ya da "Hayır bir yere gitmiyorsun, evde oturuyorsun" dan başka bir şeydi bu... Beni sorgula, duygularımı sorgula istedim. Olmadı... Ne kadar da kolaydım senin için, ne kadar da zahmetsiz... Tabiiki, bocalardın, emindin düzgün insan olduğumdan hayatında hiç karşına çıkmamış kadar düzgün, emindin seni çok sevdiğimden ve düşündüğümden; öyle olmasaydı her probleminde ilk beni arar mıydın? Nedenleri, niyeleri merak etmedim hiç, inan etmedim... Bu kadar sevgisizliğinde seni nasıl bu kadar sevdim, onu merak ettim. Benim için ne düşündüğünü, beni nasıl gördüğünü, sendeki beni merak ettim... Artık hayal kurmuyorum, geçmişe bu kadar bağlı olmamın sebebi; o zaman çok mutlu olmam bunu biliyorum... Şimdi tekrar başlasak da, yalnızlığı paylaşsak da sana gönlümü açabilir, gözüm kapalı güvenebilir miyim sanıyorsun? Şimdi artık tek başınayım... Hiç değilse hakkını veriyorum yalnızlığın. iki kişilik kocaman bir boşluktansa sensizliği ve yalnızlığı yeğlerim... Artık kendimi görmemek için aynalara bakmıyorum, üşürüm diye kazağını giymiyorum, ağlarım diye türkü söylemiyorum. Belki de sen haklısın! Artık ben bile kendimi sevmiyorum...
|
|
|